1/6/2008 ·

Hayallerin bölük pörçük olmuş gölgesinde kar yağıyordu çıplak ayaklarına... Sakinliğinden bir parça olmak için dokunuyordu o beyazlar kirpiklerine. Gözlerini her kapadığında donmuş kirpiklerin kesiyordu yanaklarını sanki. Oysa sen orada öylece oturuyordun neredeyse zamanın başından belki de sonundan beri... Sen kimseye dokunmazken onlar sana dokunuyorlardı işte ne garip. Ben... bense sana bakıyordum nerenin olduğunu hatırlayamadığım o kocaman, tertemiz çerçevesi süslü pencereden. Bakmakla yetinmek gerekiyordu. Zamanın birinde efsaneleşen bir diğerinde ise hiç hatırlanmayan bu hikayeyi oluşturmak gerekiyordu. Kirpiklerine dokunan beyazlar parmaklarımın ucuna konuyolardı pencerenin dışında. Oysa onları hissedemiyordum bile. Senin kadar cesur değildim ben... Ruhumun en dibinde bir melodi dalgalanıyordu iç organlarımdan geçip  kıvrılıyor midemi bulandırıyordu. Bir an önce dışarı çıkmak için bekliyordu hiç süphesiz.

Zamanı değildi ki... Ama hiçbir şeyin zamanı yoktu ki zaten... Dışarısının soğukluğunu, yüzümü ıslatan gözyaşlarımda hissediyordum; ama orada oturan sen bana sıcaklık veriyordun. Kendi çıplak ayaklarına kar yağarken nasıl oluyordu ki bu? Bedenin olmasa bile ruhun nasıl bu kadar sıcak kalabiliyordu? Unutuyorum değil mi? Sen.. sen en son esen rüzgarın doğduğu ülkeden gelen, bilmediğim, düşünmediğim karlarla gelen ve onlarla da yok olan. Zamanın birinde varken diğerinde hiç hatırlanmayan o hikayenin prensi..

Garip...
...
...

Kaosun Yıldızı

17/3/2008 ·

Bir yıldız düştü üzerimize... İhtişamını kaybetmiş, kıyametin tam da ortasından kopuk gelmiş gibiydi.
Dileklerimizi gerçekleştiremeyecekti bilyordum. O kadar güçsüz o kadar ürkekti ki kollarımızda uyurken.
Küçük bir çocuk belki de küçücük bir ruh parçasıydı bize gönderilen. Yaralıydı, mattı ve yorulmuştu. "Kaos..." diyordu anlatırken geldiği yeri. Bir kaosun yüreğinde asılı duran minik bir yıldızdı o;
yıllarca, asırlarca yılmadan dünyaya bakıp dünyaya özenen. Tesadüftü belki de kollarımıza düşüşü... Öyle olsa bile hep özlem duyduğu bir yerde veriyordu son nefesini işte.
Kollarımda kalp gibi atan vücuduyla, hayata tutunmaya bile çalışmayacak kadar cesur yıldızcık. Oysa yaşamalıydı kaosun yıldızı; soğumasına taşlaşmasına izin veremezdim.
"Gitme.." diyebildim sadece o bir güneş misali kalbimdeki dağların ardında yok olup giderken. Ne acıdır ki daha ağzımı açmadan bu isteğimin gerçekleşmeyeceğini biliyordum. Kollarımdaki minik bedeni soğumaya başlamıştı bile.
İçimdeki umut gibi, sevgi gibi ya da herneyse onun gibi bir gece ansızın gelmiş ve yine ansızın gitmişti. Kimseye sormadan kimseye danışmadan...


Kaosun yıldızı diyecektim ona. Kalbimin papatyalarla bezeli kalmış minik bir parçasına gömecektim onu. Papatyalar onu koruyacak ona güven vereceklerdi. Böylesine masum, böylesine parlak bir şey ölmemeliydi. Ölemezdi... İstemedim hiç.
Kalbimi umutla, ışıkla doldurup onu da kendimi de beslemeye karar verdim. Belki böylece hayata dönebilirdi. Emin değildim; ama denemeye değerdi.
Aylar belki de yıllar geçti. Yine sen yanımda yıldızlara bakarken gördüm onu. Hayır, bu sefer düşmedi sadece göz kırpmakla yetindi. Mutluydu, huzurluydu ve bu bana yeter de artardı bile.
Ona doğru bakarak fısıldadım aramızda seneler sürecek bir uzaklık olsa bile beni duyacağını biliyordum. Nasıl bildiğimi bilmiyordum elbette; ama öyle oldu işte.
"Yaşa kaosun yıldızı" dedim  "-ki dünyamızı ve bizi aydınlat. Ne olduğumuzu, kim olduğumuzu zaman zaman unutsak da sen hatırlat bize."

Mor masal

28/2/2008 ·

Karanlıkta büyüyen elleri mor masal... Yeni filizlenen bir yürek çarpıntısında yaşam buluyor. Gezdiği yerleri mora boyuyor küçük bir gülümseme tadındaki sözleri. Küçücük bir kız çocuğu gibi düşlüyor seni. Tertemiz yüzünden akan ışıkla parlıyor kelimeleri. Gökyüzündeki bulutların her birini teker teker sevebiliyor; ona sadece gözyaşı armağan etseler de... Balonları da seviyor o aslında korktuğunu söylüyor; ama seviyor işte patlasalar bile... Matematik defterine, kırmızı kalemle çizilmiş küçük kalbe baktıkça ağlayası geliyor her matematik dersinde. Her güne umutla açıyor gözlerini belki bugün yanından geçersin diye. Tesadüf işte bir parkta, otobüste ya da herhangi bi yerde hiç bilmediğin bu mor masalın yanından geçebileceğini düşlüyor. Düşlüyor belki de sadece düşlemekle yetiniyor; ama olsun...

Ben de elleri mor küçük bir masal olmak isterdim. Seni bekleyen, her güne gülümseyerek uyanan. Çok ama çok seven, kimi sevdiğini bilmese bile. Sabırla bekleyen, gelsen de gelmesen de seninle var olmuş, herzaman da olacak olan... 

Gitme

27/1/2008 ·

Hayallerimden damlayan boncuk taneleri, avuçlarımızı terleten kan damlaları gibi...

Hayalden öte gidemeyecek boş bir kuruntuydu gülüşlerin. Vazgeçmekte zordu, çekip gitmekte. Ben gitmedim, kaldım yüreğinin en serin yerinde. Ya da öyle sandım.. Ben gitmesem de herşey benden gitmişti sanki. Yağmur damlaları, ruhumu temizlemeye çalışırken, tozlar çamur olup daha da kirletmişti... Solup giden hergün yüreğimde bir çizik daha bırakmıştı yokluğundan.

Gitme demek kolaydı, gitmekse zor... Sen zoru başarırken ben o çok kolayı becerememiştim bile...
Ayak izlerinin başka ayaklar tarafından kaybolmasını izlemekti belki de aşk. Belkilerle dolu kocaman bir yaşamdı geçmişimde biriken. Sen yokken belkilere sığınmaktı herşey işte klasik bir deyişle.
Geçmiş zamandan kurtulup şimdide kaybolabilseydim, sarhoş olup kendimden geçebilseydim ölesiye o zaman ruhumu kemiren sevgin de kaybolur muydu?
Belki de sadece gitme diyebilseydim, kalır mıydın o zaman? Belki de bütün zamanlar sadece geçmiş zaman, sadece ama sadece sana doğru akan.

Bu şehir

18/12/2007 ·

Acıların yağmur olup aktığı, kar tanelerinin görmüş geçirmişliğini bilmeyen,
güneşin hiç doğmadığı;ama rüzgarın daima olduğu bu şehir...
Yıldızların bile aydınlatmaya gücünün yetmediği, karanlıkta çürümüş bedenlerimizi besliyor sadece. Her geçen gün biraz daha çürüyoruz sanki ruhumuz tazeymiş gibi. Oysa ruhumuz bizi çoktan terk etmiş bile. Güneşli bir kumsala belki de sadece bulutlara sevdanlamış bir şimşek gibi. Arkasına hiç bakmamış, gitmiş, masal olmuş. Vücutlarımız yavaş yavaş çürürken bu karanlık sokaklarda sadece anılarımız kalmış. Onlar da yara almış
üzerlerinden rüzgar geçmiş, yağmur ıslatmış.
Çürükler kalbimize de ulaşmış. Yerli yersiz atmaları durmuş, onun yerine kurtulmak için çarpmış göğsümüze. Çaresizce yanağımızdaki uçurumdan aşağı
düşen bir göz yaşı gibi tıpkı.

Düştüğü yerde ezilen bir yaprak, kurumaya mahkum bir su tanesi olmuş. Eşsizliğin eşsizliğindeki bu şehir zamanla sadece bir tabut olmuş. Küçücük, küf kokan. Evimiz olmuş çoğu zaman; ama koruyamamış bizi bu şehir çürüyüp yok olmaktan.

« Önceki |